YAŞAR YILDIZ – Kör bir baykuşla gelen kapalı bir mektup

YAŞAR YILDIZ – Kör bir baykuşla gelen kapalı bir mektup

YAŞAR YILDIZ /  Tecrübeli bir hasta
YAŞAR YILDIZ / Beşikten ötesi gurbet
YAŞAR YILDIZ – Çam ağacı süsleme geleneği üzerine

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”

İran edebiyatının  derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Batı formuna bürünmüş, varoluşçu düşünceyi etkili bir biçimde dile getiren bir yazar olan Sadık Hidayet’in, bitirince içimi kemiren ve ruhumda derin izler bırakan romanı Kör Baykuş’tan söz ediyorum. Batı coğrafyasında eğitim görmesine rağmen Doğu’dan kopamamış (aklıma hep Tanpınar gelir nedense) içerisi bir savaş alanı olan, parçalanmış zihniyle olup bitenleri parça parça betimleyen bir entelektüelin feryadıydı Kör Baykuş. Kitabı okurken de okur, aynı duygulara kapılmaktadır.

Evlerin öyküsünü yazan şair olarak tanıdığımız Behçet Necatigil’in çevirisinden okudum bu güzel metni.  Dört duvara duygularını nakış nakış işleyen ve evlerin ruhunun olduğuna inanan bir şairin böylesine güzel bir eseri  şairliğin verdiği duyguyla şiirsel bir atmosfer yaratarak çevirmesi açıkçası şaşırtmadı beni. Necatigil, Almancadan çevirmiş metni.

Attar’ı, Sadi Şirazi’yi ,Firdevsi’yi ,Hâfız’ı, Ömer Hayyam’ı, Nesimî’yi okuyup da böylesi bir değeri nasıl görememişim diye hayıflandım durdum günlerce. Kitap konusunda  gerçek anlamda övgüyü hak ettiğini düşündüğüm, entelektüel kişiliklerine  hayran olduğum iki insandan birisi olan Canan Topsakal’dan ( diğer kıymetli insan Turgay Birkan) duymuştum Kör   Baykuş’u.  Romanı okuyunca İran edebiyatının derinliklerinde buldum kendimi. Zaman zaman Hüdhüd’le birlikte Simurg’a ulaşmış ve aynada kendi silüetimi görmüş gibi olduğumu hissedip Feridüddin Attar’ı, İran millî destanını derlemesine rağmen Gazneli Mahmut’tan beklediği tepkiyi alamayıp Tus şehrine giden ve orada vefat eden Firdevsi’yi yâd ettim.  Hayyam’ın rubailerini -Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır, cümlesi Hayyam’ın rubailerinden fırlamış izlenimini veriyordu-  Nesimî’, Hatayi’nin, Hâfız’ın, Ferruhzad’ın  eşsiz dizelerinin zihnimde dolaştığını fark ettim.

Uyku ile uyanıklık arasında kalmış, kâbuslar görüp de uyanamayan bir birey vardı eserde.  “Fakat ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım.”  sözleri bana   gölgelerin , gerçeklerinden daha koyu olduğu  sözünü hatırlatıyordu.  “Hayır, yeryüzü nesnelerine bulaştıramam, kirletemem adını.” cümlesi ile Adem ve Havva’nın yasak meyvesine uzanıyordu ellerim. Hindistan’a yapılan yolculukta kadının, erkeği kobra ile zehirlemesi de bizleri  Adem ve Havva’ya götürüyordu. Romanda kadını parçalaması ve vefasızlıkla suçlaması beni  Binbir Gece Masalları’na götürdü.  “Uzak ve gülünç bir benzerliği vardı benimle, bir dev aynasında benim portremdi sanki” cümlesi ile  mitolojinin derinliklerinde Narcissus’u arayıp durdum.  “…o uykunun sessizliği, benim için ebedî bir hayatın işaretiydi, çünkü ezelde ve ebediyette konuşma yoktur…” cümlesi ile Dante’ye ulaşmaya çalıştım.  “…bütün varlığım derin, karanlık bir kuyuda, ta aşağıdan ince bir çengele asılı kaldı sanki…” beni Kayıp Zamanın İzinde’ye götürdü, Proust’la iki çift kelam etmeliyim deyip altını çizdiğim cümleleri tek tek okumaya çalıştım.  Bazen de “…din ahlâki acılara karşı duyarlılığı yok ederek savaşır, bir cerrah gibi acı veren organı kesmesini bilir ancak…inanmak için dokunmak isteyen havari…” cümleleri ile Nerval’in Aurelia’sının satırları arasında dolaştım durdum.

Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir aydının feryadını duyar gibi oldum eserde. Bu durum beni “Tehlikeli Oyunlar” a götürdü. Bir anda karşımda Sevgi ile Bilge beliriverdi. Bir coğrafyaya ait olamama psikolojisi ve bunun yarattığı psikolojik travma yazarı intiharın uçurumuna getirmiş. Hidayet çok genç yaşta intihara teşebbüs etmiş; ne var ki bu teşebbüs, nehir kıyısında el ele tutuşup birbirlerine aşk şiirleri okuyan gençlerce engellenmiştir.

Ülkesinde olanları anlatıyordu belki de yazar. Ülkesinde olanları dünyaya haykırıyordu belki de. Aydın, yarayı görünce rahatsızlığı artan ve bunu sözcüklerle haykıran insandır.  Fransa’nın Cezayir’de yaptığı işkenceyi Fransız entelektüellerden, Guantanamo üssüne işlenen insanlık suçunu ABD’li entelektüellerden öğrendi dünya. Noam Chomsky, Sartre, Emile Zola, Şolohov  seslerini yükseltmelerinin  sebeplerini anlamamak izansızlık olurdu.

Tanpınar’ın  Aydaki Kadın’da “rüya” kelimesini sık sık kullanması gibi ; Hidayet de şal, gündüzsefası, genç kadın kelimelerini sık sık kullanarak leitmotif yapar. Afyon imgesinin sık sık kullanılması da  okurun sarhoş olup esrimesine sebep olmaktadır. Bir de bunun üzerine mitolojik imgelerin eklenmesi okuru iyice kendinden geçirir. Cansız olan kadının resmini yaparak onu canlandırma imgesi beni Pygmmalion’a götürdü. Pygmmaliaon, ünlü bir heykeltıraştır, aşkla yaptığı kadın heykelini öpünce heykel canlanır. Pygmmalion da Narcissus gibi kendinde boğuldu aslında.

Eserdeki “göz” metaforuna Hasan Ali Toptaş’ta, Bataille’de, Saramago’da da rastlarız. Gözün yanılmayıp gördüklerini yansıttığı mesajı içten içe okura  veriliyor hissi uyandırdı beni. Romanda kasap imgesinin de kullanılması da beni halkı bir kasap gibi doğrayan Moğollara götürdü. İranlıları kılıçtan geçiren, Anadolu’da da çocukları korkutmak için kullanılan “Tatar geliyor!” ifadesi ile halkın zihninde korku uyandıran Moğolları hatırlatıyor olabilir mi? Yazar ayrıca ayna motifini kullanarak da okuru esere hâkim kılmak istemiştir.

Kendisini horlanmış, yenik olarak gören Hidayet; kendini  Tanrı’ya isyan edercesine sonsuz bir uykuya bırakacaktır vatanından uzakta. Belki de son iç çekişini  İsa’ya adayan bir Pagan edasıyla gerçekleştirdi. Bu dünyada mutsuz oldum bari  öbür dünyada  Dostoyevski, Hesse, Balzac, Umberto Eco, Marquez’le iki çift laf ederimin telaşı mıydı bu intiharın sebebi bilinmez. Ölümünden az önce bir hikâye taslağı kaleme alır yazar. Konu şuydu Annesi : “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidayet’in hayat hikâyesi miydi bu?

YORUMLAR

WORDPRESS: 0